26 Şubat 2007

Çok yaşa GEVEZE:)

Eviyle işi çok yakın olan ender İstanbul'lulardanım ben, çok şanslıyım yani. Ama bazen arabayı park edip ofise girmem gerektiğinde keşke biraz daha yolum olsaydı diye düşünmüyor değilim, neden mi, Power FM deki Geveze yüzünden! Doğum tarihi 1968-1976 arasına isabet edenlerden bu programı dinleyip de kendi çocukluğundan ve ilk gençliğinden kesitler bulamayacak olan yoktur eminim.
Bu sabah ışıklarda beklerken yan arabadaki adamın tuhaf tuhaf bana baktığını görünce birden kendime geldim, arabada yalnızdım ve kahkahalarla gülüyordum çünkü Geveze benim birebir yaşadığım "anket defterleri" konusunda derin bir fikir telakkisinde bulunuyordu arkadaşlarıyla:) Sorarım size, var mıdır Allah aşkına bir anket defteri olmayan ya da o defterlere iki satır yazmayan?? Yok değil mi?? Önce ad-soyad, doğum tarihi ile başlayıp asıl amaç olan hoşlandığın kıza-erkeğe mesaj gönderme sorularıyla devam eden o güzelim defterler:)) Ben böyle bir deftere hiç sahip olmadım çünkü ablama ve bana göz açtırmayan babamın bu defteri bulup beni afaroz etmesi hep korkutmuştu beni ama bol bol arkadaşlarımınkileri doldurdum. Hey gidi günler hey..
Yıllar önce daha üniversiteye giderken (yıllar önce mi? evveeeeeettt:() ortaokuldan itibaren hiç kopmadığımız en yakın arkadaşımın öğrenci evinde yine en eski arkadaşımın anket defterini okuyup katıla katıla gülmüştük. Benzer bir olay yakın zamanda eşimin ortaokul arkadaşlarından bir tanesinin toplu bir yemek sırasında bu defteri ortaya çıkarmasıyla grubun o akşamı müthiş keyifli geçirmesine sebep olmuştu:) Kim derdi ki o aptal defterler yıllar sonra bu işe yarayacak:)

Çok yaşa Geveze, sabah sabah beni hem güldürdün hem düşündürdün (Bu lafım da Cem Yılmaz'a dır:))

15 Şubat 2007

Bu da Geçer Ya Hu

Leyla'nın Evi'nde yazıyordu, işgal zamanında İstanbul'lular evlerinin duvarlarına, işyerlerine üzerinde "Bu da Geçer Ya Hu" yazan yazılar aslarlarmış, çerçeveli çerçevesiz.. Son zamanlarda içinde bulunduğum durumdan mıdır nedir kendi kendime hep diyorum, bu da geçer, sabret..

Bakın bu güzel temenninin hikayesi neymiş..

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.
Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir. Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır... Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer...” Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. “Haa o Şakir mi?” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.” Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır... Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme...
Unutma, bu da geçer...” Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer...” Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer.” Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır... O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın... Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “Bu da geçer” yazmaktadır.
Bu da geçer Ya Hû
‘Bu da geçer Ya Hû’ sözünün aslı bundan bin küsur sene önceye, Bizans dönemine uzanır. Bizanslılar, fena bir işe uğradıkları zaman ‘Bu da geçer’ mânâsına gelen ‘k’afto ta perasi’ demektedirler. İbare, Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp ‘in niz beguzered’ olur; Osmanlılar devrinde Türkçe söylenip ‘bu da geçer’ yapılır. Derken, tekkelerde ve dergâhlarda da benimsenir ve sonuna ‘Ya Allah’ mânâsına gelen bir ‘Ya Hû’ ilave edilip ‘Bu da geçer Ya Hû’ haline gelir.

09 Şubat 2007

Livaneli..



Oldum bittim severim Livaneli'yi. Adını ilk duyduğumda sanırım 8-9 yaşlarındaydım, yani 74 doğumlu olduğuma göre bu adın telaffuz edilmesinin pek de hoşlanılmadığı zamanlarda.. Annenannemin bahçesindeki dut ağacının altında oynarken eniştemin "Livaneli" dinlediğini söyleyivermişti kuzenim.. O zaman kadar hiç böyle garip bir ad ve soyad duymamıştım, kuzenim benden 2 yaş kadar küçük olduğu için herhalde kafadan atıyor diye düşünmüştüm, taaa ki bir gün evlerinde Zülfü Livaneli kasedi görene kadar..
Şimdi o hangi kasetti hatılamıyorum ama zaman geçtikçe, aklım başıma gelmeye başladıkça bu adamın gerçekten çok farklı bir kimliği olduğunu anlamaya, yaptığı müziklerden büyük keyif almaya, çok sevdiğim eniştemi daha da çok sevmeye başlamıştım. Yer Demir Gök Bakır filminin müziğini bunca yıldır dinlerim ama hala tüylerim diken diken olur, ilk dinlediğim gün gibi etkiler beni..Hele de Zor Yıllar albümündeki Nazım Hikmet şiiri "Vapur"a yaptığı şarkıyı arada aklıma geldikçe sesimi sala sala söylerim, "yürek değil çarıkmış bu manda gönünden,teper paralanmaz, taşlı yolları"..
Sanat hayatının 35. yılı için verdiği konsere gidemediğim için de nasıl pişmanım. Neyse ki "Efsane Konserler" cd si o atmosferi hissetmeme bir nebze olsun yardım etti..
Dün akşam da "Leyla'nın Evi'ni" bitirdim, çok güzel bir kurgu, yalın ama etkileyici bir anlatım..Kitabın arkasında yazanlar şöyle:

Kimi zaman bir savaş bir kentin, bir ülkenin kaderini değiştirir, kimi zaman bir tek kişi koca bir ailenin...
Leyla: Yalılarda doğmuş büyümüş bir paşazade, bir Osmanlı soylusu...
Ali Yekta: Uşaklık kaderini değiştirme ihtirasıyla yanıp tutuşan bir İstanbullu...
Rukiye-Roxy: Almanya’da doğmuş, seks modelliği yapmış bir hip-hop’çı...
Livaneli, birbirini hiç tanımayan bu üç ayrı kişiliğin yaşamını, bir "İstanbul romanı"nda birleştiriyor. Kentlisi-köylüsü, varsılı-yoksulu, din hocası, söz sahibi bankacısı, gazetecisi... Her birinin bir nedenle ötekinin yaşamına girdiği, onu değiştirdiği günümüz Türkiyesi... Ve bir roman kahramanı gibi öne çıkan pırıltılı Boğaziçi’nde, Bosnalılar Yalısı’nın ilginç dünyası...
Leyla’nın Evi, dünyada sadece yaptığı müzikle değil, çeşitli dillere çevrilen, sinemaya aktarılan ve ödül alan kitaplarıyla da tanınan Livaneli’nin Mutluluk’tan sonraki romanı...

Okuyun, dinleyin, pişman olmayacaksınız..

03 Şubat 2007

Yine Tuzağa Düştüm



Halbuki kendi kendime söz vermiştim, izlemeyecektim şu tv dizilerini. Geçen yıldan izlemeye başladığım ve kafamı boşalttığına inandığım Beyaz Gelincik haricinde yeni hiçbir diziye başlamayacaktım. Aslında 2-3 hafta öncesine kadar bu sözümü tutmadım değil. Ancak son zamanlarda aile büyüklerinin yatılı ziyaretleri sırasında onların izlediği tv dizilerine göz ucuyla bakmadan edemedim. Çok methini duyduğum ama izlememek için ısrarla ayak dirediğim "Hatırla Sevgili" de bunlardan biriydi.. Geçen hafta annemin yaptığı özetle diziye epey bir hakim oldum. Ve dün akşam tek başıma izlediğim son bölümünde nerdeyse böğüre böğüre ağladım.. Aynen tiryakisi olduğum Çemberimde Gül Oya'da olduğu gibi..

Her iki diziden de sanırıyorum bu kadar etkilenmemin sebebi senaryoların yakın geçmişin gerçek öykülerinden esinlenerek hazırlanması.. Nasıl olup da hepi topu 50 yıl içersinde yaşandı bunca acılar anlayamıyorum.. Dün akşam ağladığım ordaki aşk değildi, aynen Çemberimde Gül Oya'da olduğu gibi.. Hep kendimi oradaki karakterlerin yerine koydum, nasıl böylesi acılara katlanabilmişler ve nasıl bunları yaşamak zorunda kalmış insanlar.. Hem de haketmedikleri şekilde, hem de cezalarının bu kadar ağır olması.. Dün bir kez daha şükrettim, iyi ki o dönemlerde yaşamadım, yoksa duyarlı her insanın benliğinde açılan o büyük yaralar mutlaka bende de olurdu.. şimdi bile yok değil mi sanki!

Ben dahil olayların bu kadar derinini bilmeyen bir çok gencin bu dizileri mutlaka seyretmesini tavsiye ediyorum, neler olmuş neler bitmiş bilmeli, günlük koşuşturmaların arasında dönüp bir de arkaya bakmalı..

17 Ocak 2007

SEMA - EKHO


Seyyan Hanım, Afife Hanım, Mürşide Hanım, Deniz Kızı Eftalya, Suzan Lütfullah.... Hepsi de bir kuşun kanadında ‘petane’ Bize kalan birkaç taş plak, silik fotoğraflar, birkaç afiş, çok az yazılı belge, çok az anı, kulaklarımızda kalan cızırtılı ama şen şakrak, buğulu, duygulu içten gelen inanılmaz yorumlar... Operetler, tangolar, foksrotlar, birbirinden güzel şarkılar... şarkılar.Cumhuriyet döneminin kadınları... ‘Bir mum gibi durup mikrofonun önünde şarkı söylerdik, alkışımızı alıp yerimize otururduk, öyle elimizi kolumuzu sallamazdık’ diyen Seyyan Hanım... İlk Türk tangosu ‘Mazi Kalbimde Bir Yaradır’ ı seslendiren Seyyan Hanım...İstanbul’dan Lütfullah Sururi’yi , bir de şef Karlo Kapoçelli’yi aldığı gibi doğruca Hannover Polydor sütüdyolarına gidip, hem de oranın orkestrasıyla anlaşıp akıl almaz kısa sürelerde taş plaklar kaydeden Suzan Lütfullah... Teğmen eşlerine aşık olup, sahneleri terk edip, şarkı söylemekten vazgeçip, onların peşinden şark hizmetine giden kadınlar... Deniz Kızı Eftalya.... Bindi mi kayığa Boğaz’ın iki yakasından da duyulan efsanevi ses...Anılarda hanımlar... Çoktan ‘bir kuşun kanadında petane’ olan büyülü sesler...Efsane hanımları dinleyeceksiniz bu kez “Taş Plak Sesli” Sema’dan...

Bugünün en hoş tesadüfü "Taş plak sesli Sema" yı farketmem oldu benim için.. İki dostumla yediğim güzel bir öğle yemeğinden sonra müzik marketin önünden geçerken o güzel ses bizi içeriye çekiverdi..Neden daha önce kimseden duymadım, dergilerde gazetelerde neden bu muhteşem ses ve albümle ilgili iki satır yazı görmedim bilmiyorum. Hemen yazmak istedim bloguma, beni okuyan olur da sayemde Sema ile tanışırsa ne mutlu bana:)

06 Ocak 2007

Asla Unutulmayacak Bir Olay

Bu olay 14 ekim 1998 de kıtalar arası bir uçuş esnasında gerçekleşmiş."Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu. Durumdan rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadıına bakacağını söyledi.Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının sadece terbiyesizliğine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı. Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu yüksek tansiyondaki durumda kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu.Birkaç dakika sonra geri gelen hostes, kadına:"Çok özür dilerim geciktim.Birinci sınıfta bir yer buldum… Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, sonra yer değişikliği için pilottan izin almam gerekiyordu. 'Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz' dedi ve bu izni verdi."Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes, oturmakta olan zenciye dönerek:"Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor."Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak personelini alkışlayarak tebrik ettiler.O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı ödüllendirildiler. Aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği bir biçimde iletildi:
"İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler. Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar."


Çok beğendiğim bu hikaye daha önce e-mail ile gelmişti, geçenlerde de www.turkpsikoloji.com adresinin ana sayfasında gördüm. Paylaşmak istedim..

13 Aralık 2006

Birikmiş Haberler

Çok ihmal etmişim blogumu, iş-güç, bir de nedense zaman zaman zorlanıyorum yazmakta.. Hemen aklımdakileri ufak ufak anlatayım..
Ufaklığın okul macerası güzel başladı ama 5 gün gittikten sonra şifayı fena kaptı, 2 günde zor düşürdüğümüz ateşin sebebi enfeksiyonmuş, muhtemelen okuldan kaptı:( Şimdi takvime bakıyorum tam 1 ay olmuş ve hala öksürüğü devam ediyor. Ama 7 Aralık itibariyle evimize daha yakın olan ve abimizin de daha önce gittiği kreşe ikişer saat gitmeye başladık. Abimizin öğretmenleri hala devam ettiği için onu da istediler ilk iki gün, değişiklik oldu Ona da.. Uzun lafın kısası güzel gidiyor şimdilik, umarım sıkılmaz.. Ancaaaakkk yoğun bir 2 yaş sendromu yaşıyoruz:( Meğer ne beter bir süreçmiş bu, büyük oğlumda hiç görmedik biz böyle şeyler, zaman zaman çok zorlanıyorum ve tükendiğimi hissediyorum. Bir huysuzluk, bir ağlama krizi, bir dediğim dedik durumları, sormayın:( Ama yapacak bişey yok, geçecek, düzelecek, bir arkadaşımın tabiriyle sabırmaktan başka çare yok:) Allah önce bakıcımıza -zira O bizden çok daha fazla vakit geçiriyor çocuklarla- sonra da bize sabır versin..

Benim paşa oğlum okuma-yazma olayını halleti sayılır, elbette sular seller gibi değil ama yine de bence kolay ve sancısız halletti bu işi. El yazısına alıştı, inanması zor ama şimdi bana düzyazının ne kadar zor olduğunu söylüyor:) Derslerine inanılmaz derecede sadık, ne ben böyleydim -en azından onun yaşındayken-, babası da değilmiş, kime çekti bilmem:) Fakat öğretmeni okulda olur olmaz sebepten çok ağladığını söylüyor ki kesinlikle gözümün önüne gelebiliyor oğlumun bu hali. Geçen gün koştururken sıraya takılıp düşmüş ve olay tam öğretmeninin gözüönünde olmuş. Bizimki sırada oturan ve efendiliği her halinden belli arkadaşının üstüne "neden bana çelme taktın" diyerek yürümemiş mi! Herne kadar 1. sınıfa gitse de gösterişi 4.-5. sınıf gibi, yani mazallah arkadaşına bir vursa çocuk cidden darbe alabilir:( Öğretmeni zor ayırmış bizimkini çocuktan, oğlum demiş, kendin takıldın sıraya, ben gördüm, arkadaşın yapmadı ki.. Bu sefer başlamış ağlamaya.. Öğretmen de kızmış, böyle bebek gibi ağlayarak sınfın huzurunu bozma, beni ve arkadaşlarını çok üzüyorsun demiş. Vayy sen misin bunu diyen, bu sefer iyice basmış yaygarayı, gidip elini yüzünü yıkamış da kendine gelmiş. Evde de benzer şeyler yaptığı için öğretmenin anlattılarını çok iyi tahmin edebiliryorum. Ertesi gün öğretmenine mektup yazmış, öğretmeni benimle de paylaştı bunu, sizinki bana tehdit mektupları yazıyor diye:) Bazı harfleri unutulmuştu ama özet olarak kağıtta şunlar yazıyordu "sen bana böyle söylersen, ben de bundan sonra seni sevmem:)))" hem güldüm, hem de medeni cesaretine şaştım oğluşun, yani bizim zamanımızda biz öğretmenimize böyle şeyler yazacaktık haaa, pehhhhhhh:))

23 Kasım doğumgünümdü:) Çok sevindiğim bir hediye aldım, eski bir arkadaşım ofisin yakınlarından geçerken uğramış ve doğumgünüm olduğunu duyunca yeni geldiği Venedik seyahatinden getirdiği çok hoş bir çift küpeyi cüzdanından çıkarıp bana verdi:) hep sevinmişimdir beklenmedik hediyelere, bu da beni pek bir şımarttı, mutlu etti. İşten çıkarken bir başka arkadaşımın gönderdiği çok güzel bir çiçekle karşılaştım:) eve gittim, evde de güzel bir çiçek, eşim almış:) Tam üstümü değiştirecekken eşim yok dedi, Fundalar çağırdı.. Funda ve Erdemle neredeyse çocukluğumuzdan beri tanışıyoruz, hatta tam olarak Erdemle ilkokuldan, Funda ile de ortaokuldan beri arkadaşız, 20-25 yıl gibi bir zamandan bahsediyorum, az değil.. Ve ne tesadüftür ki koskoca İstanbul'da altlı üstlü oturma şansına sahip olduk. Funda ve eşim plan yapmışlar meğer, bir güzel sofra hazırlanmış doğumgünüm şeferine, bir güzel pasta alınmış bana, ben mutlu olmayayım da kimler olsun, di mi ama?:) Çok keyifli bir geceydi, çoluk çocuk eğlendik..

Bir ay yazmayınca pat diye toparlayamıyor insan, ama özet (özet miiii???) bu kadar sanırım. arayı soğutmamak lazım, tembelliğe lüzum yok!


13 Kasım 2006

Hadi Hayırlısı:)

Ufaklık okullu oldu:) Bugün itibariyle haftanın hergünü sabahtan öğlene kadar kreşe gitmeye başladı.. Geçen cuma günü deneme yaptık ve tepkisi olumsuz olmadı.. Bugün sabah uyandı, sütünü içti, okula gidelim mi diye sordum "hıhıııı" diye onayladı, cicilerini giymek istedi, montunu giydi, çantasını omuzladı, arabaya kuruldu:) Okula girdik, bir güzel okul ayakkabılarını giydi, dönüp bana el salladı ve içeri girdi.. Hadi hayırlısı, bakalım öğlen almaya gittiğimde nasıl bir manzarayla karşılaşıcam, aklım okulda, bedenim işte..

07 Kasım 2006

Dua ediyorum

"Aşkınız ölünceye kadar devam eder" dedi abimiz pazar günü gezmesinden gelirken arabada aniden.. Neden dedi bunu bilmiyorum ama çok hoşumuza gitti eşimle benim..Bazen nasıl da şaşaırtıyorlar insanı..

01 Kasım 2006

Tepemin tası

fena attı bu sefer!! kesin kararlıyım, bu çocuğa çiğemeyi ve yutmayı öğreteceğiz!! Dün akşam misss gibi mercimek çorbasının içindeki yıldız şehriyeleri bile yutmayıp ağzında tutunca verdim kararımı, ya öğrenecek ya öğrenecek, yok öğrenmeyecekse de aç aç dolaşacak. Sabah evden çıkarken teyzemize de tembihledim, acımıyacaksınız, en fazla yarım saat uğraşın yemek yedirmek için, yemiyorsa kaldırın önünden dedim. Bakalım ne kadar başarılı olabileceğiz..

28 Ekim 2006

Bir kötü bir iyi haber


Kötüsüyle başlayacağım, bizim ufaklığın 26 aylık olmasına rağmen hala katı gıdaları çiğnememesi, çiğnese bile yutmaması beni artık çileden çıkarıyor. Abimizde hiçbir yemek sorunumuz olmamıştı o yüzden cidden endişeleniyorum artık. Aynı yaşlardaki çocukların ellerine elma, muz, kurabiye, börek alıp hapur hupur yemelerine bayılıyorum, nerde yanlış yaptık diye düşünüyorum ama bulamıyorum. Eğer bir yanlış yapacak olsaydık (hani vardır ya aman çocuğum boğulur, aman yutamaz diye düşünen anneler) ilk çocuğumuzda yapardık, ama yok öyle bişey.. Nasıl alışacak bilmiyorum, yakında kreşe başlayacak, umarım orada göre göre düzelir.. Herşeyi bulamaç kıvamında vermekten bıktım, eşim aç kalsın bak nasıl yer diyor, ona da benim gönlüm razı olmuyor.. Tad ile ilgili bir sorunu yok, tek sorun gıdaların çatalla ezilip sulu olarak tüketmek istemesi.. Düzelecek inşallah:(

Güzel haber ise tuvalet eğitimimiz tamamlandı:) Ufaklık Ağustos 2004 doğumlu, 2 yaşını bitirir bitirmez altını açtık, yaklaşık 1 ay sürekli altına kaçırdı ama ben ve saolsun bakıcımız hiç yılmadan, kızmadan, bağırmadan sabırla yaklaştık. Çişini tuvalete yaptığı zaman tüm ev halkı karşısına geçip alkış tuttuk:) Eylül'ün 2. haftasından beri kendi isteğiyle tuvalete gitmeye başladı,bir aydan beri ise neredeyse hiç kaza olmadı.. 2-3 haftadır öğle uykularında da bezini ıslatmıyor (ama çişi geldiği için uykusundan uyanıyor, bu yüzden öğle uykuları kısaldı) vee son 3 gündür sabah uyandığında da bezinin kupkuru olduğunu görüyoruz:) ohh beeee bitti bu iş, darısı yemek problemimizin başına..

21 Ekim 2006

Kanaat Notum

O kadar çok methini duymuştum ki benim için cidden büyük bir sükut-u hayal oldu:( Eiffell'i gördüğümde de böyle olmuştu, herkes o kadar anlatmıştı ki, şöyle büyük böyle ihtişamlı diye, karşısına geçtiğimde aaaa bu muymuş koskoca Eiffell demiştim.. Dün akşam meşhuuuurrr Kanaat Lokantası'nda eşimle birlikte yaptığımız iftardan sonra da aynen böyle hissettim. Ana yemek olarak seçtiğim saç kavurmayı yemek tabağının içersinde cumbul cumbul sulu bir yemek olarak gelince şoke oldum, neyse ki yediğim cevizli kabak tatlısı lokantaya verdiğim Kanaat notunu yükseltti, ama yine de benden en fazla 5,5 tan 6 aldı..

Neymiiişş, hiçbirşeyi gözünde büyütmemek lazımmış :)

18 Ekim 2006

Anlat Bana Talat!



Çok şükür büyük oğlum alnının akıyla ilkokulun 1.ayını atlattı. Ne yalan söyleyeyim ilk başlarda biraz endişelerimiz oldu eşimle birlikte. 2,5 yaşından beri sürekli kreşe ve son yıl da anaokuluna gitmişti oğlumuz ama ilk defa bu kadar kalabalık bir ortama girecekti, okula adaptasyon sorunu olacağını hiç düşünmedim ama kalabalıktan ürkeceğini düşünmüştüm. Neyse ki endişelerim yersiz çıktı, hem de tahminimizin çok üstündeki bir sınıf mevcuduna rağmen, dile kolay tam 47 kişiler sınıfta! Okulun ilk günü müdür bey sınıf mevcutlarını 37 de sabitlediğini ancak Milli Eğitim'den 50 ye çıkarma yönünde çok ciddi baskılara maruz kaldığını söylemişti zaten.. hoş buna da hiç aklım yatmadı, hani e-kayıt vardı, hani e-kayıt olmadan öğrenci okula alınmayacaktı, hani bağışın önünü kesmek içindi bu sistem?? Hepsi palavra, burası Türkiye ve olmayacak bişey yok (bir itiraf, biz de okula ciddi bir bağış yaptık, Allah'tan istediğimiz öğretmene düştü oğlum..)

Konu dağılmasın, asıl bahsetmek istediğim çocukların ödevleri.. Yine çok şükür ki oğlum şimdiye kadar ödevlerini yaparken bize sorun çıkarmadı.. öğlenci olduğu için okuldan 18:15 gibi geliyor, yemek yendikten sonra oturup kendi kendine çalışıyor, arada bizden yardım istiyor ama genellikle başa çıkabiliyor.. Bununla birlikte etrafımdaki arkadaşlarımdan çocuklarının ders çalışmak istemedikleri, sıkıldıkları yönünden çok fazla şikayet duyuyorum. Bana soruyorlar, nasıl oldu da bu bilinci oğlunda yerleştirdin diye. Vallahi hiç özel bir çabam olmadı! Sadece okuma-yazmayı öğrenmek için deli gibi hevesli bir çocuk ve ödevleri anne-babaların değil çocukların yapması gerektiğini sürekli oğullarına hatırlatan ebeveynler var bizim evde:) Şunu çok iyi biliyorum ki bir iş nasıl başlarsa öyle devam eder, etmese de bu alışkanlığı değiştirmek çok güç olabilir.. O yüzden okulun ilk günlerinde sürekli derslerin bize değil kendisine verildiğini hatırlattım oğluma, artık çocuğun içinde vardı da ondan mı yoksa çok söz dinleyen ve kolay ikna olan bir çocuk olduğundan mı bilemiyorum sorunsuz günler geçiriyoruz ödev konusunda.. (maşallah diyeyim ben yine, ne me lazım, birden tepetaklak olmasın düzen:))

İki akşam önce oğlumun okulundan bir veli beni evden aradı ve aynen şu cümleyi kullandı "bu akşam ne ödev yapıyoruz?". Aaaaa dumura uğradım bir anda, hani "bugün çocuklara ne ödev verilmiş" ya da "oğlunuz bu akşam ne ödev yapıyor, kızım alamamış" dese neyse de ne demek "bu akşam ne ödev yapıyoruz?" .. aslında hem şaştım hem şaşmadım, çünkü çok duydum oturup çocuklarının ödevlerini yapan anneler (baba duymadım şimdiye kadar!). Doğru mu bu davranış, bence hiç değil, çocuklarımıza sorumluluğu ancak şimdi öğretebiliriz, birkaç yıl sonra çok geç olabilir, bu özgüveni onlara kazandırmak bizim elimizde..

Bir de şu elyazısı mevzuu var, neden bu kadar tepki veriliyor anlayamıyorum bu elyazısı işine. Çocuklar bizim tahminimizden çok daha yetenekliler, kolay öğreniyorlar, elyazısı bence ileriki hayatlarında çok işlerine yarayacak, hızlı not alabilecekler mesela..Üniversite hayatımdaki yaşadığım en büyük sıkıntılardan biri hızlı not alamamaktı, hatta bazen kendi yazdığımı okuyamazdım:( ancak elyazısıyla not almak yani eli kaldırmadan sürekli yazı yazmak süper bişey.. bildiğim kadarıyla Avrupa'nın tamamı bu sistemle okuma-yazma öğretiyorlar, Rusya'da ise böyle olduğuna eminim, hepsinin yazısı da inci gibidir. Ben umutluyum bu sistemden, bekleyelim görelim:)

Haaa bu başlık da ne böyle derseniz, oğlum "talat"lara geçti elyazısında, önce e sonra la daha sonra ela.. şimdilerde de ta, la ve talat yazıyorlar.. seslerden hecelere, hecelerden kelimelere, kelimelerden cümleye geçiyorlar.. dün akşam defterine baktım, "talat" yazmışlar, bu mantıkla "anlat bana talat" yazması yakındır:)))

04 Ekim 2006

Kaçamak


3 bayan arkadaş -ki biz birbirimize "kıtkıt" diye hitap ederiz- geçen ay bir karar verdik, bundan böyle çok büyük bir aksilik çıkmazsa ayda en az bir akşam dışarda yemek yiyelim, gezelim, şöyle doya doya sohbet edelim dedik.. Bu kararı Asmalımescit Balıkçısı'nda asma yaprağında sardalya yerken ve şaraplarımızı yudumlarken verdik, pek de iyi ettik:)

Dün akşam da şöyle değişik, daha önce gitmediğimiz bir yerde iftar yapalım istedik. Tamamen tesadüf eseri nette dolaşırken karşıma çıktı Cafe Zone. Hem Nişantaşı'nda, hem çok methi olan hem de kesemize uygun bir mekan olduğu için derhal rezervasyonumuzu yaptırdım, bakalım artık ne çıkarsa bahtımıza diyerek:)

Ramazan sebebiyle işten 17:00'de çıktığımız için erkenden vardık Nişantaşı'na.. Önce mekanı bir görelim dedik ne olur ne olmaz diye, hani olur da beğenmezsek ve henüz vaktimiz de varken başka bir yere gitme imkanımız olsun diye.. Elimizle koymuş gibi bulduk ve ilk notu verdik, tamamdır mekan süper, inşallah yemekler de güzeldir..

Şöyle bir sağa bir sola salındık Nişantaşı'nda-ne uzun olmuş böyle dolaşmayalı oralarda- sonra Cafe Zone'a dönüp sokağa kurulmuş şirin mi şirin, insanı biranda İtalya'ya götürüp getiren cafesinde oturup iftarı bekledik.. İçeri girdiğimizde gördüğümüz iftariyelik tabağı içindekilerin azlığı sebebiyle bizi biraz sükut-u hayale uğratsa da gecenin sonunda çok memnun kalktık masadan.. Tek kusur, muhtemelen oruçlu olan şef garsonun tuz ayarını biraz kaçırmasıydı:) Bunun dışında yemekler lezzet, görsellik ve porsiyonların büyüklüğü ile son derece tatmin ediciydi..

İmkanınız varsa lafınızın sözünüzün tuttuğu, paylaşacaklarınızın çok olduğu dostlarınızla siz de yapın böyle ufak kaçamaklar.. Çoluksuz çocuksuz, kafaları biraz dağıtmak da pek hoş oluyor:)

Dün tam da bu köşesinde oturduk Cafe Zone'un ve gelecek ay nerede toplansak diye düşündük..

28 Eylül 2006

Özel Günler

Sıralayayım bakayım aklıma ilk gelen özel günleri:

23 Kasım 1974 (tabii ki benim doğumgünüm)
19 Şubat 1968 (tabii ki eşimin doğumgünü)
06 Ağustos 2000 ( büyük sıpamın doğumgünü, 2005 yılının aynı günü ise küçük maymunun ilk adım günü:))
09 Ağustos 2004 (küçük maymunumun doğumgünü-3 gün erken doğsaydı abimizle pişti yapacaktı:))
15 Haziran 1996 (evlilik yıldönümümüz)
13 Mayıs 1995 (nişanlandığımız gün)
22 Kasım 1991 (eşimle flört etmeye başladığımız gün)
04 Nisan 1968 (ablamın doğumgünü)
18 Nisan 1946 (annemin ve en eski arkadaşım Yeşim'in doğumgünü-O 1973 doğumlu tabii:))
20 Ekim 1943 (babamın doğumgünü)
25 Eylül (eniştemin ve küçük görümcemin doğumgünlerin, babamı da uğurladığımız gün:()
30 Mart 1950 (teyzemin doğumgünü)
04 Ağustos 1979 (küçük kuzenimin doğumgünü)
23 Ağustos 1976 (büyük kuzenimin doğumgünü)
16 Haziran 1990 (ablamın evlilik yıldönümü)
17 Haziran 1992 (büyük yeğenimin doğumgünü)
06 Mayıs 1999 (küçük yeğenimin doğumgünü)
29 Kasım 1968 (Kadim dostum Nazan'ımın doğumgünü)
1 Mayıs 2001 (Süt oğluşum Ege'nin doğumgünü)
16 Şubat 1973 (En eski dostumun,Funda'nın doğumgünü)
01 Nisan 1973 (Sumruş'un doğumgünü)
25 Ağustos 1970 (1 numaralı Kıtkıtım'ın, İlter'in doğumgünü)
26 Haziran 1974 (2 numaralı Kıtkıtım'ın, Çiğdem'in doğumgünü)
11 Ağustos 1970 (İşyerindeki yoldaşım Mine'nin doğumgünü)
20 Şubat 1966 ( Bu tarih şüpheli ama biz Fatoş'un doğumgününü bu tarihte kutluyoruz:)
17 Temmuz 2001 (Toprak'ın doğumgünü ve Bora'nın ilk adımını attığı gün)
14 Aralık 1967 ( ödüm kopar unutucam diye, büyük görümcemin doğumgünü:))

Ne çokmuş, bunlar ilk aklıma gelenler, biraz düşünsem kimbilir neleri hatırlarım?? Lazım mı bu bilgiler peki? Vallahi ben hatırlanmaktan çok hoşlanırım, o yüzden bu tarihleri de unutmamaya çalışıyorum..


25 Eylül 2006

1 yıl

Geçti bile..
Neler mi oldu bu bir yılda, hani bana sık sık derdin ya bir araba alsan diye, artık mavi bir vosvosum var, Bahadır da değiştirdi arabasını, boyuna posuna uygun bişey aldı.. Poyraz çok büyüdü, adını hiç aratmıyor, esip duruyor ortalıkta:) Yiğit 1. sınıfı bitirdi, Bora ile Poyraz'ın arkasından O da erkekliğe ilk adımını attı.. Bora mı? Çok yakışıklı bir ilkokul öğrencisi oldu, istediğimiz okulda-istediğimiz öğretmende okuyacak 5 yıl inşallah, evet evet devlet okuluna gönderdik, sen de böylesinin daha uygun olduğunu söylerdin hep.. İlker baba olacak biliyor musun, inanabiliyor musun O'nun baba olacağına, ben çok heyecanlıyım.. Onur yaz tatilinde geldi Türkiye'ye, iyice alışmış Almanya'ya, seneye gelmem siz gelin ben oradayken diyor, bakalım kısmet.. Sonraaaa, Pınar da Fen Lisesi'ni kazandı, ne gurur verici değil mi?! Ablam çok yoğun çalışıyor, kazandığında senin dalga geçtiğin AÖF'yi bitirdi de yüksek lisans'a bile başlıyor.. Teyzemle eniştem de kendi yağlarınla kavrulup gidiyorlar, bu yazı ananemde geçirdiler annemle birlikte..Bahadır ve Mehmet Abi işleri-güçleriyle uğraşıyorlar..Biz iyiyiz yani, merak etme..

Annem mi? İşte en büyük değişim O'nda, hiç ama hiç alışamadı, O güzel annem gitti yerine sanki 10 yaş yaşlı bir kadın geldi, geçen yıl çekilen resimleriyle bu yıl çekilen resimleri arasında çok fark var.. Düzelmesini beklemiyoruz artık, sadece daha kötü olmasın..

Peki sen nasılsın,özledin mi bizleri? Dün yeni evinin önünden geçerken uğramak istedim sana ama yapamadım, araba kalabalıktı, hepbirlikte gelsek rahatsız ederiz diye teklif bile etmedim diğerlerine..İlk gittiğinde birkaç kere geldin uykuma ama sonra kestin, neden?? Seni kırmış mıydım yoksa giderken? Gel tamam mı, arayı uzatma..

Özledim seni, rahat uyu babacığım..

23 Eylül 2006

Speedy Gonzales


Küçük oğlumu böyle çağırıyoruz evde; "Speedy Gonzales". Hepiniz bilirsiniz bu sevimli çizgi karakteri, o küçücük cüssesiyle koşturup durur heryerde ışık hızıyla, girip çıkmadık delik bırakmaz. Bizim ufaklık da bu minik farenin 2 yaşındaki insan yavrusu hali tamı tamına:) Nerden bulur bu enerjiyi bilmiyorum ama bildiğim şey eğer büyük oğlum bu şekilde hareketli olsaydı sanırım ikinci çocuk yapmazdık:( eşim de hemfikir benle, çok isteyerek 2. çocuğu yaptık ama ne yalan söyleyeyim bazen çok yorgun hissediyorum kendimi bu hızlı tempodan dolayı.

Abimiz ne kadar "cool" ise ufaklığımız da o kadar "şeytan tüyü"olana cinsten, sevimli mi sevimli:) Erkek çocuklardan fazlaca hazzetmeyen kankim bile itiraf ediyor, ben bu çocuğu bir başka seviyorum, içime sokasım geliyor diyor:) Hani derler ya her çocuğun sevgisi eşittir diye, öyle gerçekten.. 2 çocuğumun sevgisini birbirinden ayırmam mümkün değil, birinin ağırlığı birinin fırlamalığı, birinin osu birinin busu:) İyiki abimiz uslu bir bebekmiş, bizim gözümüzü korkutmamış da ufaklığımızın da dünyaya gelmesine sebep olmuşuz..

Küçük maymunum seni de çok seviyorum:)

Okul zili çaldı!


Okulumuzun zili tam 5 yıl önce tüm dünyayı sarsan ikiz kule saldırısının olduğu gün, 11 Eylül 2006'da çaldı.. Bu yıl ilk defa başlatılan yeni bir uygulamayla (bakalım daha ne ilk uygulamalara maruz kalacak yavrular:() okulların tamamen açılmasından bir hafta önce başladı birinci sınıflar. Ben beğendim bu uygulamayı, oğlum zaten alışık okula ama alışık olmayan bir tepe çocuk vardı ve klasik ağlama senaryoları elbette yaşandı. Bir de okul tamamen dolu olsaydı bence çok daha ürkütücü olabilirdi yeni okullu olan çocuklar için, hiç değilse bir haftada alıştılar biraz biraz..

Ben 74 Kasım doğumluyum, ilkokula 79 Eylül'de başladım.. Rahmetli ilkokul öğretmenim aramızda 6,5 yaş olan ablamın da öğretmeniydi ve yine rahmetli babamın da öğretmen olması sebebiyle ailece görüşürdük.. Ablamı mezun ettiği yaz bize çaya gelmişlerdi, iyi hatırlıyorum bana kalem tutturup şunu yaz bunu yaz demişti, sorular sormuştu.. Bakmış ben de cevaplar yerinde, tamam demiş anneme, biz bunu kayıtsız -eskiden böyle bir tabir vardı- alalım okula, önce bir bakalım durumuna, eğer alışırsa okula yılsonunda bir sınav yapıp kayıt yaparız..
Tabii annemin-babamın hoşuna gitmiş bu teklif, okula erken başlayabilme yeterliliğini gösteren zeki (!!) bir çocukları olduğu için az biraz gururlanmışlar. Annem bana okulu arkadaşların ve oyunların olduğu bir yer olarak anlatınca ben tabii ki memnuniyetle gitmek istedim.. Yaşımın sınıftakilerden küçük olmasına rağmen en rahat öğrencilerinden biriydim sınıfın, hatta ağlayanlarla dalga geçtiğimi bile hatırlıyorum.. Annemi 2.dersten sonra eve göndermiştim, sen git okul bitince beni gelip alırsın demiştim. Ama günler geçip de hala oyuncaklar çıkmayınca birgün ağlayarak eve geldim "hani okulda oyuncaklar olacaktı" diye.. Annem de oturttu beni karşısına "kızım ben sana yalan söyledim, okulda oyuncak falan yok, okul böyle bir yer, ister git ister gitme" dedi.. Bu sefer de gitmek istiyorum diye ağlamıştım:) Velhasıl 1.sınıfın sonunda yapılan sınav ile okula devam ettim.
O zamanlar Milli Eğitim'de müfettiş olan bir akrabamız anne-babama çok kızmış, siz aklı başında insanlarsınız, nasıl gönderirsiniz 5 yaşındaki çocuğu okula diye.. Aslında haksız da değilmiş, çünkü kendim ve 1-2 tanıdığımın dışında genelde vaktinden önce okula başlayan çocukların ilerleyen eğitim yaşantılarında başarısız olduklarına çok şahit oldum, bıkkınlık oluyor yıllar geçtikçe sanırım.. Yaşıtları oyuncaklarıyla oynarken kendileri sınavlara giriyorlar.. Şimdilerde sanırım çoook farklı bir çocuk olmadıkça okullara yaşı tutmayanlar alınmıyor.. İyi ediyorlar, doysun çocuklar oyuna, yaşasınlar çocukluluklarını sonuna kadar..
Kendi adıma okula erken başlamaktan dolayı çok memnun olduğumu söyleyebilirim ama şimdi oğluma baktıkça -ki O zamanında başladı okula- nasıl gitmişim diyorum, nasıl becerebilmişim küçük yaşta o sıralarda olmayı..

Tüm mini mini birler, Allah size zihin açıklığı versin, kendi ayakları üstünde durmayı bilen, sorumluluk sahibi, okumayı-çalışmayı seven bireyler olun.. Olursun değil mi annecim? Seni çok seviyorum koca oğlum benim:)

22 Eylül 2006

Merhaba

Hiç başarılı olamadığım bişeydir günlük tutmak.. denemedim mi? denedim tabii, sanırım bir-iki kez ortaokulda, bir-iki kez de lisede.. olmadı, beceremedim:( bu son denemem, başardım başardım, yoksa pes edicem!

Daha çok dünya güzeli 2 oğlumun anılarını paylaşacağım gibi geliyor, kim bilir belki iyice ısınırsam kendimden de anlatacaklarım olur..iyisi mi bekleyelim görelim..

Herkese merhaba!